GAMZE

İçimde hep bir burukluk var. On yaşından beridir düşünürüm. Bana gülmek yasak sanki. Ne zaman gülsem o gün mutlaka acı bir haber alırım veya kötü bir şeyle karşılaşırım. Onun için kendime yasak koydum: Gülmem yasak! Hatta bir mutluluk görüntüsü vermek yasak! Büyüdüm, yirmisindeyim, ama asık suratlının biri olup çıktım. Burukluk benim içimde ama her yönüyle yüzüme vuruyor belli ki.Nereden geldi bu düşünce? Ben mi ürettim? Aslında böyle bir şey yok ama sonuçta benim inancım mı olup çıktı? Sonuçta var ama!.. Ben asık suratlı, mutluluğu kendine yasaklamış bir delikanlı olarak Ankara sokaklarını, AVM katlarını, bilemedin kahvehaneleri işgal ediyorum. Her bir yere gidip geliyorum, yanımda mecburi arkadaşlar da oluyor, okuldan falan, ama yine de avunamıyorum.

Avunmak mı? Evet! İnsan kendi kendine avunabilmeli de değil mi? Bu insanı yaşama bağlayan bir ruh hali. Oysa ben avunmayı da yasaklamışım kendime.

Bir gün kendi kendime bowling oynuyorum. Etrafımda boş kulvarlar var. Bowling ayakkabılarım zeminde gıcırdıyor. Topu hızla ve falsolu bir biçimde fırlatıyorum. Labutların hepsi devrilmese de ya bir kalıyor ya da iki. İkinci atışla işi bitiriyorum çoğunlukla. İyi oynuyorum.

Derken yanıma bir kız geldi. Güzeldi, alımlıydı. “Pardon,” dedi ve devam etti, “Uzaktan sizi seyrettim, iyi oynuyorsunuz, benimle bir maça ne dersiniz?”

“Olur,” dedim. Tabelaya ismini girerken yüzüne baktım.

“Pardon, ben Gamze,” diye adını söyledi.

“Güzel ve zeki,” diye geçti içimden. Ama benim için arkadaşlık etmek bile bu kadar kolay olmamalıydı. Acaba ben biraz sonra kötü bir durumla karşılaşacağım ve bu kız bana bir acı mı yaşatacak diye geçirdim içimden. “Ben Süleyman,” dedim.

İsimlerimizi kaydettim. Gamzenin adı üstteydi, benimki haliyle altta. Nasıl desem? Bunu düşünebilmiştim. Atmaya başladık sırayla. Gamze benim kadar iyiydi. Sonlara geldik. Ben az farkla öndeyim.

“Bana centilmenlik yapma sakın,” dedi. Attım ve strike! O da attı. Neyse, ben yendim.

Aklımdan geçiriyordum. Yalnız ve mutsuz biri olarak iyi zaman geçirmiştim. Hatta iyi olduğum bir konuda ifade de edebilmiştim. İçimde buruk bir mutluluk esintisi vardı ama asık suratımdan taviz vermeyecek kadar da karakterliydi. Çünkü bu benim icat ettiğim bir karakterdi. Kendimi inkâr edemeyecek kadar soylu bir davranıştı benim için, hem de kendimi böyle güvende hissediyordum. Aklımdan geçiyordu. Şimdi oturacak ve laflayacaktık. Bir şeyler içecektik. Havadan sudan konuşacaktık. Belki ona sinema teklif edecektim ve o da kabul edecekti. Gün uzadıkça uzayacaktı. Kendime mahkûm ettiğim mutsuzluk halime işkence edecektim. Hiç hissetmediğim bir zevk alacaktım. Bu düşünce yeniydi. Gamzeye borçluydum, belki de bowlinge. Ama her neyse, nasıl olsa hiçbiri olmayacaktı. Kız çekip gidecekti ve ben yüzüstü kalacaktım. Mutlu olmak gibi bir şey olmayacaktı. Bana göre işlerin yarım kalması doğaldı. Tamamlanan işler ancak mutsuzluk yumağı olup önüme atıldıkça görünür olabiliyordu.

Gamze, “Sadece bir saatim var, sizin de vaktiniz varsa oturup bir kahve içebiliriz,” demez mi? Nerdeyse on yıldır kendi kendime büyüttüğüm mutsuzluk fidanını ortasından kırıp, bağırmak geçti aklımdan. Düşündüklerim yersiz miydi? Ben mutlu mu olacaktım yoksa?

“Tamam, bana uyar,” dedim donuk bir şekilde.

Aşağıda bir yer var, oraya gidelim dedi. Yürüyen merdivenlerden inerken bana baktı ve “Bilgisayar mı okuyorsun?” dedi. Nereden tahmin etti ki?

“Evet,” diye karşılık verdim. Acaba beni tanıyor muydu, beni birileri işletiyor muydu, bana Nisan bir şakası yapanlar mı vardı?

“Sakın ODTÜ deme!”

“ODTÜ,” dedim ama dudaklarımdan bu sözcük çok zor çıktı. Aklımdan, “Şimdi oyun başlıyor,” diye geçirdim. Mutsuzluk tohumu birazdan toprağa düşecek ve Gamze bunu sulayıp büyütecek…

Kahveleri aldık, güneş gören bir masaya oturduk.

“Eee? Nasıl geçiyor Ankara’da yaşam?”

Bu soru bana bir saldırı mı? Biraz sonra Pandora’nın Kutusu’ndan ne çıkacak acaba? Nasıl cevap vermeliyim? “İyi işte…” Bunu söyleyebilmişti.

“Öyle iyi işte olmaz Süleyman Bey. Ya iyidir ya da kötü.”

Doğru. Benim kaçamak cevabımı kendim beğenmedim ki onu ikna edebileyim. Ama ilginç bir ilişki sezinlemiştim. Bana “öyle olmaz” ve “Süleyman Bey” demesi çok başka gelmişti. Nasıl olacağını biliyordu o zaman. Hatta bana adımla hitap ediyor ve özgüven dolu bir yaklaşım sergiliyordu. Bana kimse böyle samimi ve… Ne diyebilirim? Samimi ve yakın! Evet, bana yakınmış gibi bir konuşma türü olsa gerek. Bana değer veren bir tondaki bu beğenmeme şeklinden derin şekilde etkilemiştim.

“Ne demeliyim?”

“Bak ezik bir cevap türü bu. Ama gördüm ki sen bowling toplarını tanıdığım pek çok kişiden iyi atıyorsun. ODTÜ bilgisayarda okuyorsun. Daha ne? Dersler bir hayli yoğun de, bu bile bir cevap. Anlatabildim mi?”

“Tamam öyleyse. Saldırganın birisin. Ama bu benim hoşuma gitti. Derslerle ilgili sorunum yok. İşler iyi, kötü değil. Ama iyi demem ben.”

“Bu da ne demek? İlginç birisin sen. Hayli ilginç…”

“Şöyle, bana yetmeyen bir şey vardır hep. Bir sonraki adım beni zorlayabilir ve ben bunu düşünerek anı pek mutlu yaşayamam. Hatta mutluysam da kendimi bastırırım. Mutsuz ol. Eğer mutlu olursan başına bir şey gelebilir derim.”

“Yani işler iyi ama sen iyi demenin her şeyi tersine çevireceğinden korkuyorsun. Böyle mi?”

“Öyle.”

“Hakikaten ilginç. Sence bunun sebebi var mı? Örneğin başına taş mı düştü de bu tür safsataya inanır oldun?”

“Safsata değil. Deneyim. Yaşam bana bunu öğretti.”

“Gören de seni asırlık çınar zanneder. Ne deneyimin var ki? Çocuktun, buluğ çağın oldu. Sınav mınav… Sonra üniversite.”

“Evet, doğru. Neyse ben size göre ilginç biriyim Gamze Hanım. Peki, biraz da sizden söz edelim isterseniz. Örneğin sizin işler nasıl? Nerede okuyoruz…”

“ODTÜ Psikoloji. İşler gayet iyi.”

“Neden psikolojiyi seçtin? Puanın oraya mı tuttu?”

“Hayır, istedim. Benim annem ve babam trafik kazasında ölmüş. Henüz bir yaşlarındaymışım. Onları resimlerden tanıyorum. Sonra beni anneannem büyütmüş. Yaşamı öğrenme biçimim farklı oldu. Üniversite seçmem zor olmadı. Psikoloji olmalıydı. İnsanları öğrenmek istiyordum ama en çok da kendimi.”

“Öğrendin mi kendini?”

“Öğrendim diyemem, ama insanların kendini bilmelerinden belki bir tık fazla analizlerim var benim. Hatta kendime acımasızımdır.”

“Görüyorum ki başkalarına da acımasızsın.”

“Sana kötü davranmadım. Geldim, oyun teklif ettim, sonra da kahve. Daha ne istiyorsun?”

“Geçekten sen uzaydan gelmedin değil mi?”

“Hayır, gerçeğim. Salak da değilim.”

“Her neyse, derslerin de iyi anlaşılan. Neyle meşgulsün bugünlerde?”

“Dönem ödevimiz var. Kafamı toplamak için dışarı çıktım. Aslında ilham arıyorum. Buradan gidip kendimi kapatacak ve ödevimi yapmaya koyulacağım. Belki bir hafta hiç dışarı çıkmayacağım.”

“Kendine bu kadar eziyet etme. Hırslı birisin demek.”

“Hayır. Hırslı sayılmam. İşimi düzgün yapan biriyim. Hepsi bu.”

“Ödevinin konusu ne? AVM’lerdeki insan profilleri olmasın?”

“Ha, bak bu iyi bir konu olurdu. Ama öyle değil. Neyse teknik bir konu bu. Senin sorularına ara verelim. Şimdi sıra bende. Söyle bakalım, annen ve baban seninle mi?”

“Maalesef. Annemle birlikteyim. Babamla annem yıllar önce ayrıldılar. Bilirsin işte… Şiddetli geçimsizlik.”

“Bu seni çok üzmüş olmalı.”

“Üzdü demeye çekiniyorum. Senin başından geçenleri düşününce…”

“Evet, en azından seninkiler sağ. Sen yokluğu bilemezsin.”

“Benim yokluk düşüncem seninkinden farklı. Aslında var ama kalbimde eksikliğini çekiyorum; yok gibi bir şey işte.”

“Senin sorununu anladım ben. Babanla annenin olaylarına tanık olmuşsun ve yaşamdan tiksinmişsin.”

“Böyle mi denir? Tiksinmek!”

“Bu çıktı ağzımdan. Belki ezikliğin bu nedenledir.”

“Yok artık!..”

“Kahveni içmiyorsun. Ne oldu? Kafan mı karıştı.”

“Gamze, sen anasının gözü bir kızsın. Çözdün beni.”

“Bir kahveye bu kadar olur. Fazlasını istersen sekreterimi ara lütfen.”

Kalkmaya hazırlanıyordu. Bu konuşmadan hoşlanmıştım. Dur demek isterdim. Ama gelirken bana sormamıştı, giderken de kalkıp uzaklaşabilirdi.

“Ne o? Kalkıyorsun demek. İyi idik…”

“Ooo. Süleyman Bey, farkında mısınız, iyi dediniz. Yoksa şu ana kadar her şey sahte miydi?”

Utanır gibi olmuştum. İyi demiştim, bu doğruydu. Şu ana kadar kötü bir şey de olmamıştı. Ama belki daha sonra olacaktı. Mutlu olmamalıydım. Yine de açıklamak istedim: “Dur biraz. Belki biraz sonra gidecek ve yaşam boyu ben seni bir daha görmeyeceğim Gamze. Bir itirafta bulunacağım. İzin ver birkaç cümle söyleyeyim.”

“Elbette.”

Oturup gözlerime bakıyordu. Beni dinliyordu.

“Çocukluğumda babam ile annem çoğu gece kavga ederlerdi. Ben üç beş yaşlarındayken yaşamın adeta bir tımarhanede geçmişti. Babam akşamları eve sarhoş gelirdi ve anneme saldırırdı. Bu, ben mutlu bir gün geçirdiysem mutlaka oluyordu. Veya ben öyle zannediyordu. Bir şeye sevindiğimde aklıma takılıyordu, sevinmem kursağımda kalıyordu, bekliyordum, akşam babam annemi kıyasıya dövecekti. Bunun için sevinmeyi yasakladım kendime. Bazen babam annemin saçlarından çekiyor ve yerlerde savuruyordu. Sanki bu eziyeti annem benim mutluluğumun cezası olarak çekiyordu. Sevinemiyordum. Annem dayağı yer ve ağlardı, hıçkıra hıçkıra. Onları masanın altına girer izlerdim. Okula başladığım yıl annemle babam ayrıldılar. Ben annemle yaşamaya başladım. Annem bir bankada çalışıyor. Para sorunumuz olmuyor. Arada bir memleketten dedem gelip bizim önemli sorunlarımızı çözmeye çalışıyordu. Dedem beni severken, ‘Kısmetsiz torunum,’ diyordu. Ben kısmetsizdim. Benim geleceğim böyle belirlenmişti.”

“Neyse, ödevim oldu sayılır. İyi ki seninle karşılaştım. Bana öyle şeyler anlattın ki bir hafta değil, bir gecede ödevimi yazabileceğim artık.”

Kalktı elimi sıktı ve arkasına bakmadan gitti. Saçları simsiyah ve uzundu. O an fark ettim. Arkasından seslenip, biraz daha durmasını isteyecektim. Ama, ya bu benim mutsuzluğumu daha da artıracak bir dönüş olursa, diye düşündüğümden vazgeçtim.

O akşam kötü bir şey olmadı. Hatta iyi bir uyku için hazırdım da. Rahatlamış hissediyordum kendimi. Acaba bütün gün ben mutlu olamamış mıydım? Yaşadığım gerçek değil miydi?

1 / 7

Please reload

Anasayfa